Bir insan kendisini anlatmaya nereden başlamalı?
Doğduğu günden mi? İlk hatırladığı anıdan mı? Yoksa hayatında önemli bir şeyler olmaya başladığı zamandan mı?
Açıkçası doğduğum günü pek hatırlamıyorum. O gün orada bulunduğum kesin, fakat olaylara ilişkin kişisel gözlemlerim oldukça sınırlı. Ailemin anlattıklarına güvenmek zorundayım.
İlk hatırladığım anılar ise birbirine karışmış durumda. Bazılarının gerçekten yaşandığından eminim. Bazılarını rüyamda görmüş olabilirim. Birkaçını da o kadar çok anlattım ki artık gerçekten yaşanıp yaşanmadıklarını sormaya cesaret edemiyorum.
Bu yüzden kendimi anlatırken tarih sırasına bağlı kalmamaya karar verdim.
Zaten hayatın kendisi de pek düzenli ilerlemiyor.
Merhaba, ben Lâl Aren.
Hayal kurmayı, soru sormayı ve bazen cevapları bulmaktan çok yeni sorular üretmeyi seven biriyim. Nöronlar can verircesine birbiriyle çarpışırken, kafamın içinde çoğu zaman birden fazla konuşma devam ediyor. Bunlardan bazıları oldukça mantıklı. Bazılarıysa neden bir ejderhanın muhasebeciye ihtiyaç duyabileceğini tartışıyor.
İkinci grubu daha eğlenceli bulduğumu itiraf etmeliyim.
Henüz kim olduğuma dair kesin bir sonuca varmış değilim.
Ama sanırım bunu öğrenmek için önümde biraz zaman var.
Çocukluk: Haritası Olmayan Bir Ülke
Çocukluğumu düşündüğümde aklıma önce büyük olaylar gelmiyor.
Bir odanın öğleden sonra aldığı ışık, yağmurdan sonraki toprak kokusu, kaybolduğunu sandığım bir eşyanın hiç beklemediğim bir yerden çıkması, yetişkinlerin önemli sandığı ama benim hiçbir anlam veremediğim konuşmalar...Ve elbette cevaplanması gereken son derece ciddi sorular.
Mesela oyuncaklar biz uyurken ne yapıyordu?
Bulutların üzerinde yürümek gerçekten mümkün değil miydi?
Bir karınca, dünyanın ne kadar büyük olduğunun farkında mıydı?
Büyüklerin bütün bu sorulara verdikleri cevaplar genellikle tatmin edici değildi.
Çünkü çoğunun cevabı “Olmaz öyle şey” ile başlıyordu.
Ben de bir süre sonra sorularımı kendime saklamaya başladım.
Bu, soruların azaldığı anlamına gelmiyordu. Aksine, sayıları arttı. Üstelik artık cevaplarını da kendim buluyordum.
Bir dolabın içi başka bir ülkeye açılabilirdi. Eski bir evin penceresi, yıllar önce orada yaşamış insanların hatıralarını saklayabilirdi. Sokakta yanımdan geçen sıradan bir insan, kimsenin bilmediği olağanüstü bir sırrın sahibi olabilirdi.
Elbette bunların çoğu doğru değildi.
Ama çocukluğun en güzel tarafı da buydu sanırım. Bir şeyin gerçek olmaması, onun hakkında düşünmeye engel değildi.
Sonra yavaş yavaş büyümeye başladım.
Büyümek epey tuhaf…
Önce kendi ayakkabını bağlamayı öğreniyorsun. Sonra senden geleceğini planlaman bekleniyor.
Aradaki geçişin biraz daha yumuşak olması gerektiğini düşünüyorum.
Büyüklerin Dünyasına Küçük Bir İtiraz
Çocukken yetişkinlerin hayatın bütün kurallarını bildiğine inanırdım.
Ne zaman konuşulacağını, ne zaman susulacağını, hangi kararın doğru olduğunu, gelecekte ne olacağını...
Sonra onların da bazen kaybolduklarını fark ettim.
Yalnızca bunu bizden daha iyi saklıyorlardı.
Büyüklerin dünyasında pek çok gariplik var.Örneğin küçükken sürekli soru sormamız isteniyor. Biraz büyüdüğümüzde ise fazla soru sormamamız gerektiği söyleniyor.
Çocukken hayal gücümüz övülüyor. Sonra bir gün “Biraz gerçekçi ol” cümlesiyle tanışıyoruz.
Herkes kendimiz olmamızı istiyor ama nasıl biri olmamız gerektiği konusunda da baskı uyguluyorlar.
Bütün bunları çözmeye çalışırken önemli bir şey öğrendim:
Bir Gün Kelimelerle Tanıştım
Aslında kelimelerle çok önceden tanışmıştım. Konuşmayı öğrendiğimden beri hayatımdalardı.
Ama bir gün onların yalnızca bir şeyleri anlatmak için kullanılmadığını fark ettim.
Kelimelerle hiç var olmamış bir şehri kurabilir, hiç yaşamamış bir insana hayat verebilir, çoktan bitmiş bir günü yeniden başlatabilirdim.
Daha da önemlisi, gerçek hayatta söylemeye cesaret edemediğim şeyleri bir karaktere söyletebilirdim.
Bu keşif oldukça tehlikeliydi.
Çünkü bir kez kendi dünyanı kurabileceğini anladığında, gerçek dünyanın sınırları biraz dar gelmeye başlıyor.
Yazarlığa başlamamı anlatırken büyük bir aydınlanma anından söz etmeyi isterdim.
Eski bir kütüphane, gizemli bir kitap, şimşeklerin çaktığı bir gece...
Ne yazık ki gerçek hayat, önemli anları her zaman uygun dekorlarla sunmuyor.
Benim yazma serüvenim de muhtemelen sıradan bir günün içinde, sıradan görünen bir düşünceyle başladı.
“Ya şöyle olsaydı?”
Bazen yalnızca üç kelime, insanı saatlerce meşgul etmeye yetiyor.
Ya herkesin unuttuğu bir şeyi yalnızca bir çocuk hatırlıyorsa?
Ya kötü olduğunu düşündüğümüz kişi, hikâyenin kendi tarafında kahramansa?Ya bir insanın en büyük düşmanı, aslında olmak istediği kişiyse?
Sorular çoğaldı.
Soruların peşinden karakterler geldi.
Karakterlerin başına bir şeyler gelmeye başladı.
Ve ben, bütün bu karmaşanın ortasında, kendimi yazarken buldum.
Kafamın İçindeki Kalabalık
Dışarıdan bakıldığında oldukça sıradan biri gibi görünebilirim.
Bu durum işime geliyor.
Çünkü kafamın içinde yeterince kalabalık var.
Bir köşede henüz adını bulamadığım bir kahraman oturuyor. Diğer köşede sonunu yazamadığım bir hikâyenin kötü karakteri, neden kendisine haksızlık ettiğimi anlatıyor.
Bir başkası, olayların gidişatını beğenmediği için benimle konuşmuyor.
Kendi yarattığım bir karakter tarafından görmezden gelinmek, insanın özgüvenini beklenmedik biçimde etkileyebiliyor.
Bazen bir hikâyeye başlarken sonunu bildiğimi sanıyorum. Sonra karakterlerden biri hiç planlamadığım bir karar veriyor ve bütün düzen bozuluyor.
Elbette teknik olarak o kararı veren benim.
Ama bunu karaktere anlatmayı henüz başaramadım.
Yazmak benim için biraz böyle.
Bir yandan her şeye karar veren kişi olmak, diğer yandan hiçbir şeyin tamamen kontrolümde olmadığını hissetmek.
Korkularımı Tanıştırayım
Her insanın korkuları var.
Benimkilerden bazıları oldukça makul. Bazıları ise gereğinden fazla yaratıcı.
Başarısız olmaktan korktuğum zamanlar oluyor.
Bir şeyi çok isteyip başaramamaktan.Bazen de başarılı olmaktan korkuyorum. Çünkü o zaman bir sonraki sefer daha iyisini yapmam gerekecek.
Bu, zihnimin benimle oynadığı pek adil olmayan oyunlardan biri.
Yanlış anlaşılmaktan da korkuyorum.
Bazen bir cümle söylüyorsun ve karşındaki insan onu senin düşündüğünden bambaşka bir yere götürüyor. Sonra kendini, aslında hiç söylemediğin bir şeyi açıklamaya çalışırken buluyorsun.
Yazmak bu korkuyu biraz daha büyütüyor.
Çünkü yazdığın bir cümle, senden ayrılıp hiç tanımadığın bir insanın zihnine gidiyor.
Orada neye dönüşeceğini bilemiyorsun.
Belki okuyan kişi gülümseyecek.
Belki üzülecek.
Belki de “Bu kız ne anlatmaya çalışmış?” diye düşünecek.
Son ihtimali tamamen ortadan kaldırabileceğimi sanmıyorum.
Ama galiba cesaret dediğimiz şey de burada başlıyor.
Herkesin seni anlayacağından emin olmadığın hâlde anlatmaya devam etmekte.
Bazen en büyük cesaret, yazdığın bir cümleyi silmemektir.
Bazen de tam tersine, çok sevdiğin bir cümleyi hikâyeye yakışmadığı için silebilmektir.
İkincisi hâlâ biraz zor geliyor.
Biraz da Kusurlarımdan Söz Edelim
Kendimi yalnızca iyi özelliklerimle tanıtmak isterdim.
Ama bu pek inandırıcı olmazdı.
Bazen sabırsızım. Bir hikâyenin sonunu öğrenmek için başını yeterince dikkatli okumadığım zamanlar olabilir.Bazen bir işe büyük bir heyecanla başlar, sonra tam ortasında başka bir fikir bulurum.
Bazen her şeyi fazlasıyla düşünürüm.
Bazen de hiç düşünmeden konuşur, sonrasında neden biraz daha düşünmediğimi uzun uzun düşünürüm.
Bu döngünün oldukça yorucu olduğunu söyleyebilirim.
Mükemmel olmak gibi bir hedefim yok.
Çünkü mükemmel insanların hikâyeleri genellikle pek ilginç olmaz.
Hiç hata yapmayan, hiç kıskanmayan, hiç korkmayan, hiç yanlış anlamayan bir kahramanı düşünün.
Böyle biriyle ne konuşulur?
Üstelik hikâye boyunca başına ne gelebilir?
Ben kusurları olan insanları daha merak uyandırıcı buluyorum.
Ve bunun kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum.
Hayalimdeki Dünya
Bana nasıl bir dünya istediğimi sorarsanız, çok büyük cevaplar verebilirim.
Savaşların olmadığı, çocukların korkmadan büyüdüğü, insanların birbirine zarar vermediği bir dünya...
Bunları istemek kolay.
Ama bazen daha küçük bir dünya hayal ediyorum.
Birinin fikrini söylediğinde alay edilmediği bir sınıf.
Hata yaptığında hemen yargılanmadığın bir ev.
Kimsenin güçlü görünmek zorunda kalmadığı bir arkadaşlık.
Bir insanın sessizliğinin de dinlenebildiği bir yer.
Herkesin aynı düşünmediği ama yine de birbirini anlamaya çalıştığı bir dünya.
Belki kulağa fazla iyimser geliyor.Fakat kötümser olmak için zaten yeterince sebep var. Birilerinin de başka ihtimalleri düşünmesi gerektiğine inanıyorum.
Yazdığım hikâyelerde herkesin mutlu olacağını söyleyemem.
Çünkü mutluluk, bir hikâyenin tek amacı değil.
Bazen bir karakterin kaybetmesi gerekir.
Bazen çok istediği bir şeyi elde edemez.
Bazen yanlış kişiye güvenir.
Bazen de tam her şey bitti sanırken hiç beklemediği bir kapı açılır.
Benim hayal ettiğim dünya, kimsenin üzülmediği bir dünya değil.
İnsanların üzüldüklerinde yalnız bırakılmadığı bir dünya.
Aralarında küçük ama önemli bir fark var.
Gelecek Denilen Bilinmezlik
Gelecek hakkında düşünmeyi seviyorum.
Geleceğe karar vermeyi ise biraz daha az.
Çünkü insanın önünde henüz yaşamadığı yıllar varken, bütün cevapları bugünden vermesi gerektiği fikri bana tuhaf geliyor.
Elbette hayallerim var.
Bir gün kendi kitabımı elime almak istiyorum.
Kapağında Lâl Aren yazdığını görmek...
Sayfalarını çevirmek...
Belki bir kitapçıda hiç tanımadığım birinin o kitabı incelemesine uzaktan şahit olmak...
Sonra büyük ihtimalle utanıp başka bir rafa bakıyormuş gibi yapmak.
Ama hayallerimin yalnızca kitaplarla sınırlı kalmasını istemiyorum.
Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak, bilmediğim şeyler öğrenmek, yanıldığımı fark etmek ve bazen fikrimi değiştirebilmek istiyorum.Çünkü bugün düşündüğüm her şeyin gelecekte de aynı kalması biraz üzücü olurdu.
Bu, hiç büyümediğim anlamına gelmez miydi?
Yine de değişmesini istemediğim bazı şeyler var.
Merakım.
Hayal kurma isteğim.
Bir hikâyeyi bitirdiğimde hissettiğim o tuhaf boşluk.
Ve ne kadar büyürsem büyüyeyim, içimdeki küçük kızın dünyanın bir yerinde hâlâ gizli bir geçit bulunabileceğine inanması.
Gelecekteki Lâl'e Mektup
Sevgili gelecekteki ben,
Umarım iyisindir.
Umarım hayat, düşündüğümüzden biraz daha güzel çıkmıştır. Çıkmadıysa da umarım güzelleştirmek için hâlâ uğraşıyorsundur.
Şu anda nasıl biri olduğunu bilmiyorum.
Belki kitaplar yazdın.
Belki başka bir meslek seçtin.
Belki hiç düşünmediğimiz bir şehirde yaşıyorsun.
Belki çocukken çok önemli sandığımız bazı şeyleri tamamen unuttun.
Bunların hepsi mümkün.
Ama senden küçük bir ricam var.
Lütfen hayal kurmayı bırakma.
Büyüklerin bazen hayal kurmayı çocukça bulduğunu biliyorum. Sen de artık onlardan biri olmuş olabilirsin.
Yine de arada bir gökyüzüne bak.
Eski bir defteri aç.
Yarım bıraktığın bir hikâyeyi hatırla.Ve bir çocuk sana dünyanın neden böyle olduğunu sorduğunda, hemen “Çünkü öyle” deme.
Belki gerçekten bilmiyorsundur.
Bilmiyorsan birlikte düşünün.
Bir de, olur da bir gün çok önemli biri olursan, bunu kendine fazla belli etme.
İnsan kendini fazla ciddiye almaya başladığında, hayatın en komik taraflarını kaçırabiliyor.
Sevgiler,
Henüz pek çok şeyi bilmeyen ama öğrenmeye çalışan Lâl.
Peki, Bütün Bunlar Gerçek mi?
Şimdi küçük bir itirafta bulunmam gerekiyor.
Burada anlattıklarımın bazıları yaşadıklarımdan, bazıları düşündüklerimden, bazıları ise yaşamış olmayı istediğim anlardan doğdu.
Belki bazı ayrıntıları olduğundan daha güzel hatırlıyorum.
Belki bazılarını tamamen değiştirdim.
Belki de birkaçını uydurdum.
Ama bir insanı tanımak için yalnızca başına gelenleri bilmek yeterli midir?
Bence insan biraz da hayal ettiği şeylerden oluşur.
Gitmediği şehirlerden.
Söyleyemediği cümlelerden.
Vazgeçmediği umutlardan.
Ve henüz yazmadığı hikâyelerden.
Bu yüzden kendimi anlatırken gerçeklerle hayallerimi kesin çizgilerle ayırmak istemedim.
Çünkü ikisi de bana ait.
Biri yaşadığım dünyayı anlatıyor.
Diğeri yaşamak istediğim dünyayı.Henüz Son Sayfada Değiliz
Buraya kadar okuduysan artık tanışmış sayılırız.
En azından benim tarafımdan.
Senin hakkında henüz pek bir şey bilmiyorum.
Belki benim gibi hayal kurmayı seviyorsun.
Belki hayallerini bir süredir erteledin.
Belki bir hikâyenin içinde kendini bulmayı umuyorsun.
Belki de yalnızca yanlışlıkla bu sayfaya geldin.
Son ihtimalde bile buraya kadar okuduğun için teşekkür ederim.
Ben Lâl Aren.
Henüz yolun başındayım.
Öğreneceğim çok şey, yapacağım çok hata, yazacağım çok cümle var.
Bazı hikâyelerim güzel olacak.
Bazıları muhtemelen hiç gün yüzüne çıkmayacak.
Bazılarını yıllar sonra okuyup “Bunu gerçekten ben mi yazmışım?” diye soracağım.
Umarım bu soruyu bazen gururla, bazen de gülerek sorarım.
Çünkü insanın geçmişteki kendisine biraz şefkatle, biraz da mizahla bakabilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.
Gerçi kendimi tanıdığım kadarıyla, bu cümleyi yazdıktan beş dakika sonra aklıma söylemem gereken başka bir şey gelecek.
Olsun.
Zaten her şeyi bir kerede anlatmak zorunda değiliz.
Bazı hikâyeler, anlatıldıkça başlar.
Benimki de onlardan biri.